>Meyyit-i Müteharrik mod: "Bana iki Rus gönder"
>
Uzun zamandır farkında olduğum garip bir tarafımı yazıya dökmeden edemeyeceğim. Ancak, sanıyorum ki sizlerin de içinizden bu tür durumla karşı karşıya kalanlarınız olmuştur.
Çok yoğun bir süreç içerisinde hayal edin kendinizi. Farazen, bir çeviri geliyor ve onu teslim gününe yetiştirmek için gece gündüz çaba sarfediyorsunuz. O biter bitmez bir yenisi geliyor, bir yenisi daha derken bir yenisi daha. Aynı sırada sınavlarla boğuşuyorsunuz. Bunların yanına bir de maddi problemleri yada meşgaleleri ekleyelim. İsterseniz bir de kız arkadaşınız ile olan sorunlarınızı sos niyetine bu durumunuzun üzerine katalım. Kafanızın muhtemelen balon gibi şişkin olduğunu uzaktan bakan bile anlayabiliyor. Artık uyuyamıyorsunuz. Gündüzleri ise ayaküstü uyukalmaya başladığınızı düşünün bir de. Hatta ve hatta gözleriniz açık rüyalar gördüğünüzü düşünün. İşte böyle bir durumda, halde iken insanın aklına neler geliyor neler. Zehir gibi çalışıyor kafa, ya da bize öyle geliyor. Çünkü okuduğunuz birşeyi anlamak artık zor geliyor. Ama aklınız nasıl oluyorsa durmuyor, yeni yeni fikirler sunuyor sizlere. Bu yoğunluk yokken önemsiz olan 10 dakikalar, yarım saatler artık kurtarıcınız gibi görünüyor. Öyle ki tuvalete gitmek zaman israfı gibi geliyor; yaka paça hızlıca tutturup masanıza geri koştuğunuz garip bir dönem işte bu anlatmaya çalıştığım.
Ama burada bitiyor mu bu garabet. Tabii ki hayır.
Üstüne bir de önceden hiç alışkanlığınız olmayan bazı şeyler yapmak geliyor içinizden. Ki bu şeylerin yapmak zorunda olduğunuz işlere zerre miktarı faydası yok. Örneğin İsveç’teyken çok yoğun geçen bir haftada Hakkı arkadaşım ile havuza ilk ve son kez gidişimiz gibi.
Sanırım bu, “aklımızın, zihnimizin” artık ‘uyanık’ olma halimiz ile ‘uyku’ halimizi birbirine karıştırmasından geliyor. İnsan uyurken ne yapar? Tabii ki rüya görür. Akıldan ne geçiyorsa yapılır ve uyanınca birçoğu hatırlanmaz bile. Ama böyle yoğun bir haftada böyle birşeylerin olması zihnimizin civataları gevşettiğinin işaretidir bu sanırım.
Sizlere bu blogdaki birçok yazının neredeyse bu tür yoğun haftalarda yazıldığını söylesem teaccüp etmeyeceğinizi umuyorum. Neden normal vakitlerde kayda değer birşeyler yapasım gelmiyor ki acaba? Havuza gitmek olsun, spor yapmak olsun, fotoğraf çekmek, kitap okumak olsun birşeyler karalamak olsun; neden olmasın?
Bu kadar garip bir dönem işte bu!
Son olarak, eğer birisi ile konuşurken zihninizden konuyla alakası olmayan şeyler belli belirsiz birşekilde gelip geçiyorsa ve yine alakasız bazı kelimeler etmek üzereyken buluyorsanız kendinizi, gözü açık rüya görenler kulübüne hoşgeldiniz. Öyle ki bugün, arkadaşıma “bana iki rus gönder” derken yakaladım kendimi. Sözde padişahım ve haremime “iki rus” istiyorum. Son günlerde yapılan “muhteşem harem” pardon “muhteşem yüzyıl” dizisi tartışmalarından etkilenmiş olsam gerek. Hey gidi işi başından aşkın kafam hey.
Ayrıca, ben buna kısaca “meyyit-i müteharrik mod” diyorum biline…
>İnsan ne için yaşar, ne için ölür?
>Uzun bir süre olmadı birşeyler karalamayalı. Bu süre içerisinde birçok evreden geçtim, değişime uğrar gibi oldum ve sanırım etkilenmeden de kurtulamadım. Felsefe okumaya merak saldıktan kısa bir süre sonra şu tür bir yazıyla karşılaştım ve sizlerle paylaşmak istedim. Herkesin kendisine sorması gereken, sorgulaması gereken şeyleri vardır diye düşünüyorum. Descartes ne demişti hatırlarsanız:
“Eğer gerçeği gerçekten bilmek istiyorsan, yaşamında bir kez olsun bütün şeyler hakkında şüphe et.”
Buyrun:
“İnsan Nedir? Artık sormuyor musun?”
Bir zamanlar gür ağaçlarla dolu bir ormanda iki oduncu ağaç kesiyordu. Birisi sabahları diğerinden çok daha erken kalkıyor, ağaçları erken kesmeye başlıyor, bir ağacı devirir devirmez hemen ötekini kesmeye başlıyordu.
Dinlenmediği gibi, öğle yemeği için bile kendine zaman ayırmıyordu. Akşamları ise ağaç keserken zaman zaman dinleniyor, öğleyin güzelce karnını doyuruyor, akşam üzeri de evine dönüyordu.
Bir süre sonra, ikisi de kestikleri odunları ayrı ayrı dizmeye başladılar.Sonuç şaşırtıcıydı. İkinci oduncu çok çalışan arkadaşından neredeyse iki kat daha fazla odun kesmişti. Çok çalışan adam, hayretler içinde:
- ”Nasıl olur anlamıyorum?” dedi.”Ben senden daha çok çalıştım halbuki…”
Öteki, durumunu gülümseyerek açıkladı:
- ”Ortada anlaşılmayacak bir şey yok.Doğru sen durmadan çalıştın, ben ise arada oturup dinlendim. Dinlenirken, bir yandan da baltamı biledim. Baltam keskin olduğu için daha az çabayla daha çok odun kesebildim.”
Bu hikaye ile karşılaşmamdan çok fazla geçmeden, friendfeed üzerinde bir arkadaşımın belirli bir mevkiye gelmiş, maddi açıdan sıkıntısı olmayan bir arkadaşının şöyle yakındığından dem vurduğunu gördüm:
“Çok iyi kariyerlere, maaşlara sahip arkadaslarım kendilerini sorgulamaya başladılar. Bu dünyaya bunun için mi geldik diye soruyorlar. Çözüm?” (http://ff.im/qFOfy)
Uzun uzun tartışılan bu konu altında birçok yorum yapılmış. Herkes kendi yaşam anlayışına göre cevaplar vermiş. İçlerinden bir tanesini sizler için buraya alma zorunluluğu hissettim:
” Önceki yorumumda nedense yapılan mesleğe odaklanmışım nedense. Galiba acele edip sorunu yanlış anlamışım. “Çok iyi kariyerlere, maaşlara sahip arkadaslarım kendilerini sorgulamaya başladılar. Bu dünyaya bunun için mi geldik diye soruyorlar. Çözüm?” Öğrenciyken, Nöroloji Biliminde Uluslararası ödülleri olan ve devamlı olarak beynin ne kadar mükemmel bir yapı olduğundan bahseden bir hocamız şöyle bir şey anlatmıştı: Kendisi henüz pratisyen iken ve taşrada çalışırken, fethi kabir dediğimiz bir olaya hekim olarak gitmek zorunda kalıyor. Fethi kabir, mezarın açılıp otopsi yapılması. Tabii gittiği olayda savcı, muhtar, vs. de var yanında. Ve açtıkları mezarın üzerinden, gömüldüğünden beri uzun zaman geçmiş. Diyor ki mezarı açtığımızda beyin kurtlar tarafından kemirilmiş kafatasına geçilmişti.. Ve kurtların kemirme sesleri duyuluyordu. Milyonlarca kurtçuk belki. Savcı ve diğerleri kokudan yaklaşamıyor 500 m ilerden seyrediyorlardı. Beynin mükemmelliğinden ve kurtların kemirmesinden bahseden Nöroloji profesörü sonunu şöyle bağlamıştı. “Sizce, böyle mükemmel bir organ kurtlar kemirsin diye mi yaratılır?” Aslında belki de parası zenginliği herşeyi olduğu halde, mutlu olamanın çözümü bu soruda gizlidir diyorum ben de.”
Daha da derine inmeden, sizleri burada kendinize makul cevaplar bulmanız umuduyla kendinizle başbaşa bırakıyorum. Ben kendime göre cevaplarımı buldum umarım sizler de birgün sizi tatmin eden cevaba ulaşmış olursunuz.
>Dizüstü Edebiyatı sokak partisi, fotoğrafları ve ben
>
Dün gece sanırım bir ilk gerçekleşti ve yine edebiyat alanında bir ilk olan dizüstü edebiyatın sokak partisi vardı Taksim’de. Partinin eğlence kaynağı Sami bıyığıydı ve tabii ki o bıyıkla hemen fotoğraf çekmeyi ihmal etmedik.
Yaklaşık bir ay önce bu etkinlik haberini duyunca sevinmiştim. Nihayetinde iyi bir parti olacak ve insanlarla tanışma şansı yakalamış olacaktım. Hangi arkadaşıma teklif etsem benimle gelmesini bir aksilik oluştu, denk gitmedi ve ortada kaldım tek başıma. Parti günü geldi çattı ve ben pes etmedim aldım fotoğraf makinemi fırladım Taksim’e. Saat sekiz civarı ama partinin yer alacağı tomtom sokak bir parti için oldukça boş görünüyordu. Tek başıma bir garip hissettim orada. Artık birisi ile tanışma zamanı gelmişti ve gözüme kestirdiğim bir arkadaşın yanına yaklaştım ve izin isteyerek oturdum; sonrasında gece bizim için başladı.
Alican ile konuştuk, eğlendik ve bol bol fotoğraf çektik. Ben de fotoğraf çekmekten zevk alan birisi olarak bu fırsatı kaçıramazdım, ayrıca Alican gibi deli dolu ve girişimci bir arkadaş yanımda olduktan sonra bu partiyi bırakın daha nicelerini de çekebilirdim.
Bu parti de neyin nesi diye sorabilirsiniz. Kısaca açıklayacak olursak, Dizüstü Edebiyatı ismi ile yeni bir kitap furyası başladı. Bloggerlardan oluşan yazarların kitapları artık çok satanlar listelerinde. Bunlardan ilki tabii ki Küçük Aptalın Büyük Dünyası ismi ile Puccanın kitabı. Bir diğeri de Sami Hazinses’in Piç Güveysinden Hallice isimli kitabı. Bu parti bir nevi Sami’nin kitabının ve bu yeni akım olan Dizüstü Edebiyatının bir tanıtım gecesi; etkinliği. Bloggerlıktan yazarlığa terfi eden bu insanların takipçileri ve okuyucuları da tabii ki internet aleminden insanlar. Friendfeed olsun twitter olsun internet aleminden birçok tanıdık sima da bu partide boy gösterdi tabii ki. Sokak partisinden fotoğrafları sayfanın devamında bulabilirsiniz.
Gelelim fotoğraf konusuna. Bu partiye gelirken yanımda sadece 50mm lensimi aldım. Aslında 28-80mm lensimi de alsaymışım hiç de fena olmazmış diye de iç geçirdiğim oldu. Her neyse, bu lensin manuel odak olmasından ve de karanlık bir ortamda çekim yapıyor olmamdan dolayı odaklanma konusunda zorlanmadım değil; hareketli bir ortamda bu tür lensin zahmetini bir ben bilirim bir de diğer manuel focus kullanıcıları. 50mm olarak pek geniş bir lens değil kabul ediyorum. Bir parti için belki doğru tercih de olmayabilir. Ancak bu lensi tercih etmemin bir diğer nedeni geniş diyafram aralığı ki bu lenste f1.7. Karanlık bir ortamda anca bu denli açık bir diyafram ile flaşsız olarak güzel fotoğraflar yakalanabilirdi. Tabii biraz yüksek iso değerinin fotoğraflarda bıraktığı noise olayını pek gözönünde bulundurmazsak. Ama bu soruna da bir şekilde ayar çekmeye çalıştım.
Fazla söze ne hacet. Sizleri bu geceden seçme fotoğraflar ile başbaşa bırakayım ben: Read more…
>Mezuniyet sonrası askerlik tecili
>
Karadeniz teknik üniversitesi İngiliz dili ve edebiyatı bölümünden artık mezun oldum hayırlısıyla. Övünmek gibi de olmasın ama 3.27 gibi güzel bir ortalama ile bitirmek nasip oldu.
Şu sıralarda da Kocaeli Üniversitesi Halkla ilişkiler ve tanıtım bölümü yüksek lisansa başvuru işlemleri ile uğraşıyorum. Bildiğiniz üzere, ancak çoğumuz bilmeyebilir, mezun olduktan sonra artık iki yıl otomatik tecil kaldırıldı. Bunun için, ister yüksek lisans yapacak olun ister olmayın mecburen askerlik şubesine giderek tecil işlemlerini yaptırmak zorundasınız yoksa kaçak sayılabilirsiniz.
Benim tecil işlemleri iki buçuk saat sürdü. Tabi bu şubenin yoğunluğuna bağlı. Ancak şubeye gitmeden önce yanınızda bulunması gereken bazı belgeler var. Açıkça söylemek gerekirse ben sadece kimliğimi alıp gidiyordum ki google amcaya bir danışayım dedim, askerlik tecili için ne yapılması gerektiğini. Bir baktım ki lisans (önlisans için de aynı olabilir) mezunları için:
- - 2 adet vesikalık fotoğraf
- - mezuniyet belgesi yada diploma ve dört adet fotokopisi
- - kimlik ve dört adet fotokopisi
- - ehliyet var ise iki adet fotokopisi ile birlikte
gerekli olduğunu gördüm. Sizlere de bu şekilde yardımcı olma umuduyla bunları yazıyorum. Diğer tecil işlemleri hakkında bir bilgim malesef yok.
Ayrıca, tecil için bizim süreyi belirleme hakkımız yok. Tecil süresi zaten 2 yıl. Benimki de öyle oldu. Bir de şu muayene olayına gireceğim. Çoğu yerde okudum gördüm, donunuza kadar soyuyorlar falan filan. Ben tuzla askerlik şubesinde işlemlerimi yaptırdım ve muayeneyi sadece bana sorulan bir hastalığınız yok değil mi gibi sorularla yaptırdım ve itiraf ediyorum gerçekten şok oldum ve çok şaşırdım. Çoğu yerde en ince detayına kadar yapılan bu muayene nedense Tuzla’da bu şekilde geçiştiriliyor. Neyse sizlere kolaylıklar diliyorum…
>Dilbilimciler için Hotforwords!
>
Bilmem hiç duydunuz mu ama duymanızda fayda var; hotforwords! Bu blogu ya da youtube kanalını ingilizce kelimelerin etimolojileri hakkında vidyolar izlemek için takibe alabilirsiniz. Bence almalısınız da. Bir filolog adayı olarak ben Marina’yı gerçekten takdir ediyorum. Yaptığı işi hem ehliyle yapıyor hem de çok iyi bir pazarlama tekniği kullanarak müthiş paralar kazanmakta. Kendisi Amerika’da çok tanınan bir ünlü haline bile gelmiş durumda. Bu arada bu vidyoları izlerken hem keyifli dakikalar geçirmenizi sağlayacak hem de sizlere kelimelerin etimolojisini ince ayrıntılarına kadar sunacak.
Ben sizlere kendilerini benim sıkıcı yazı usulümle tanıtmaya geçmeden önce sizlere bir tanıtım vidyosunu sunayım. Türkçe olarak Marina kimdir diye merak edenleriniz okumaya devam edebilir:
Gelelim bu güzel filolog ablamızı tanımaya. İsmi Marina Orlova ve kendisi bir filolog yani dilbilimci. Kelimelerin kökenlerinin nereden geldiğini araştırmaya bayılan bir hanımefendi. Kendisi aslen Rus ve Moskovalı. Altı yıl kadar önce İngilizce yeterliliğini geliştirmek için Amerika’ya taşınmış ve doktorası için hazırlıklara başlamış. Ancak oraların sıcak havasını sevmiş ve Amerika’da kalmaya karar vermiş.
İki buçuk sene kadar önce de youtube sahnesine çıkmaya başlamış. Amacı İngilizce bilgisini daha çok insana ulaştırmakmış. Rusya’da 20 öğrencisi varken şu anda youtube üzerinde 300 bine yakın öğrencisi bulunuyor. Her vidyo yayını yaptığında yorumlar vasıtasıyla takipçilerinden istek de kabul ediyor ve bu istekleri de karşılıksız bırakmamaya çalışıyor. Bir zamanlar ben “Turkey” kelimesini rica etmiştim ve geçen noel zamanı sırasında biraz geç de olsa yayınlamıştı. Tabii benim isteğim üzerine yaptığını söyleyemem ama belki de bir listeye koyup o listeyi takip ediyordu. Neyse yine gelelim Marina ablamıza. Kendisini de kısaca şöyle tanımlıyor:
Intelligence is sexy
Hemen aşağıda vidyo sizlere bir örnek olarak gelsin ve daha fazlasını görmek için ise youtube kanalını takibe almanızı tavsiye ederim.
>Zombieland (2009)
>
Image via WikipediaYazmadan edemeyeceğim. Bundan kelli izlediğim filmleri elimden geldiğince sizlere ne kadar beğendiğimi nelerini beğenmediğimi anlatacağım.
İlk izlediğim film değil ama blogumda ilk kez değindiğim film olacak Zombieland. Bu film aşırı bir etki bırakmasa da üzerimde, bittikten sonra yüzümde gülücükler bırakmayı başardı. İzlerken de çok zevk aldım nitekim filmden. Hangi film olursa olsun izlemeye başlamadan önce, o filmden çok büyük beklentileriniz kesinlikle olmasın. Bu filme de o niyetle oturun, bırakın kendi halinde sizi eğlendirsin. Yoksa “bu film beni kırıp geçirmeli” diye niyet ederseniz bu güzelim filmin hakkını vermeden izlemiş olursunuz.
Son olarak bu zombieland nasıl bir film diye sorarsanız şöyle bir alıntı yapalım:
Film zombilerin istila ettiği bir dünyada hayatta kalmanın bir yolunu bulan iki adama odaklanıyor. Columbus tam bir korkaktır—ama korktuğunuz şey zombiler tarafından yenilmekse, korku sizi hayatta tutabilir. Tallahassee makineli tüfek kullanan, zombi avlayan, tek amacı yeryüzündeki son Twinkie kekini yemek olan sert biridir. Zombi karmaşasında hayatta kalmak için kendilerince eşsiz yollar bulan Wichita ve Little Rock’la güçlerini birleştirdiklerinde, neyin daha kötü olduğuna karar vermeleri gerekecektir: birbirlerine muhtaç olmak mı, zombilere teslim olmak mı?Film komik olmayı ama sulu bir durum komedisi olmamayı; korkutucu olmayı ama kâbus gördürecek kadar dehşetli olmamayı başarırken, her şey arasında bir denge kurmayı ve özgün olmayı beceriyor. Çok yönlü bir zombi filmi. http://www.turkcealtyazi.org/mov/1156398/zombieland.html
Hemen fragmanını da görelim filmin:
http://images.rottentomatoes.com/ev/embed.swf







![Reblog this post [with Zemanta]](http://img.zemanta.com/reblog_e.png?x-id=ddc1ad50-f31c-44aa-8cb4-23660c73d2d5)